Menu

1975 tarihinde Ege Üniversitesi Kimya Mühendisliğinde 3. sınıf öğrencisiyken kısa bir hava değişimi için Amsterdam’a geldi ve burada uzun yıllar kaldı. 1984 yılında Amsterdam’da kurulan Haber Gazetesi’nde aylık makaleler yazmaya başladı. 1985 yılında Utrecht şehrinde kurulmuş olan İlke Dergisi’nde söyleşiler ve makaleler, arada da öyküler yayımlandı. İlk kitabı olan Demirden Gaga (De ijzeren snavel) 1987 ‘de yayınlandı. Çoğu demiryolu işçilerinin hayatlarını anlatan sekiz öyküyle edebiyat arenasına çıktı. 1993’te Amsterdam’ın Gülü (De Roos van Amsterdam) ve 1994’te Amsterdam’ın Şövalyeleri (De Ridders van Amsterdam) başlıklı polisiye kitapları yayımlandı. O yıllarda, Yemni’nin Hollanda’da, ikisi Şaban Ol, biri Nahit Güvendi tarafından sahneye konmuş Karagöz Hollanda’da, Gece Vardiyası ve Paradigma adlı üç tiyatro oyunu sahnelendi. 1995’te yayınlanan De Amulet (Muska) adlı kitabı göçmen Türkiyelilere bir ilki yaşattı. Bu kitap 305 kitap arasından seçilerek, çok prestijli edebiyat ödülü olan AKO Edebiyat Ödülü’nün aday listesine girdi. Muska 1996 yılında Metis Yayınları tarafından basıldı ve Türk edebiyatında fantastik edebiyatın bir örneği olarak kendini kabul ettiren ilk kitap oldu. Kasım 2012 tarihinde Amsterdam’a ayak bastıktan tam 37 yıl sonra İzmir’e döndü. 2015 yılının nisan ayında Kayıp Kedi (Kırmız Kedi Yayınları) ve ekim ayında faustvari bir roman olan Nazarzede Kliniği (Erdem Yayınları) adlı romanı yayınlandı. Sadık Yemni’nin otuza yakın kitabı bulunmakta.

Sadık Bey,  Hollanda’da yazılan Türk edebiyatını sizin kadar tanıyan fazla kimse yok. Ömrünüzün bir bölümü bu ülkede ve edebiyatla iç içe geçti. Hollanda’daki edebiyatımızı nasıl değerlendirirsiniz?

Göçmen Yazarlar 1980 başlarında Türklerin bu edebiyata girişi Halil Gür’ün Gekke Mustafa – Deli Mustafa adlı eseriyle oldu.  O yıllarda Türkiye’de askerî darbe yapılmış, büyük sayıda ilticacı kitlesi Hollanda’ya gelmişti. Türk   göçmen   işçilerin  aile   birleşimi süreci başlamıştı. Yabancılar artık kalıcı gibiydiler. Bu nedenle yabancıların kendilerini nasıl ifade ettikleri ve yerliler hakkında ne düşündükleri merak edilen bir konuydu.

 Edebiyat değeri az, daha çok içerden bilgiler veren, hissiyat beyan eden eserler ortaya çıktı. Halil Gür seksenli yılların yıldızıydı. 1987 yılında Demirden Gaga / De Ijzeren Snavel  adlı öykü kitabımla ben de bu kervana katıldım. Benim mesleğim demiryollarında köprücülük olduğu için bayağı ilgi gördüm. Bir çeşit pozitif ayrımcılık söz konusuydu. Eserin kalitesi değil, bu alanda meşgul olmak ödüllendirilmekteydi. Şahsen bunun bana yararı çok büyük oldu. Bu itme sayesinde yazar diye etiketlendim. Zamanla işi ciddiye aldım ve kendimi geliştirme çabalarımı arttırdım. Kimler vardı?:   Bu kervana o yıllarda Fehmi Özgök, Hürrem Efe, Fehmi Eruçar, Haydar Eroğlu, İbrahim Eroğlu, Yavuz Nufel, Kerim Ece, Ali Şerik, Kazım Cumert, sonradan da Murat Tuncel, İsmail Polat, Cengiz Darıdere, Erol Kasırga, Atilla İpek, Tülay Bayrı, Nazan Bilen, Ezgi Gürçay, Havva Setenay, Şeyda Koç, Can Çelebi ve Hollandaca yazan Sevtap Baycılı, Nilgün Yerli, Funda Müjde ve Ebru Umar katıldı.  2012’den itibaren eserlerini daha ziyade Hollandaca olarak kaleme alan genç ve yeni isimler de bu listeyi zenginleştirmeye devam ediyor.

Egzotik Metinler: Bu edebiyat sek-senlerde ana gemiyle beraber seyreden, kendine has motoru olmayan, iple çekilen, renkli lambalarla etrafına egzotiğimsi ışıklar saçan bir tekne gibiydi. Henüz roman türü bir eser verilmemişti. Kısa öyküler ve anılarla temsil edilmekteydi. Bu anılar göçmenlerin ilk yıllarında karşılaştıkları en temel sorunlarla ilgiliydi. Parçalanmış aileler, oturumu olmayan kaçak işçiler, gurbetin acısı, yalnızlık,  modernitenin maddiyatçı  ışınımı,  memlekete  özlem gibi    konulardı.    İçlerinde    yerlilerin,

Hollandalıların rolleri azdır. Var olanlar da genellikle stereotiplerdir. Yerlilerin karakter ve yerin ruhu çözümlemeleri zayıftır. Yabancılar kendi dünyalarında kapalı yaşarlar. Dışarısı adeta kalın şeffaf bir camın arkasından izledikleri başka bir hayatı barındırmaktadır. Estetik değeri, yazın kaliteleri düşük de olsa, o zamanların ruh hallerini, yabancılığın, gurbetin anatomisini hissettirmeleri açısından önemlidirler.

 Bir Çeşit Blues muydu? Benim öykülerimde devlet demiryollarında çalışırken tanık olduğum sahneler ve hayalle ambalajlanmış gerçek olaylar vardı. O anların nabzını tutuyordu.  Blueslar da yakınma müziğidir, ama dünyaca çok popülerdir. Birçok ünlü roman değişimlerin insan yaşamını zorladığı, tehdit ettiği ve geri gelmez şekilde değiştirdiği anları anlatmaz mı?

Aslında bu konular o zaman (ve şimdi) yeterince yetkinlikle işlense daha çok ses getirirdi. Uluslararası okuyucu bulabilirdi. Böylece ilk yapıtlar bir alt dal olarak kaldı. Pek azı Hollandacaya çevrildi. Bu çeviriler özellikle doksanlı yıllardan itibaren kayda değer bir ilgi görmedi. Hatta öyle ki, doksan sonrası bu kategoriye sımsıkı bağlı kalan yazarların kitapları baskılarda egzotik renkli kapaklar ve desenler kullanılarak okura ‘Ana akım edebiyat değildir’ içerikli görsel bir sinyalle ambalajlı olarak verildi.

2008 yılında Amsterdam’da Avrupalı yabancı yazarların katıldığı bir panelde Göçmen Edebiyatı da konu oldu. Göçmen yazarların başlıca özellikleri şuydu: 1 – İki kültür arasına sıkışmışlardı. 2 – Kendi ana dillerinde yazıyorlardı. 3 – Eserlerinde edebiyat dozu azdı.

  Son yirmi beş yılda bu kategoriye dahil olan yazarların yapıtlarını incelediği-mizde sadece ilk on yılda çıkanların yapıtlarında edebiyat dozunun sonraki yıllara oranla düşük olduğu görülür. Sonrakilerde bu özellikler söz konusu değildir. Kendi dillerinde yazanlar olduğu gibi Hollandaca yazanlar da mevcuttu. İki kültür arasına sıkışmışlığa gelince, bu çok çiğnenmiş bir uydurtu sakızıdır.

Almanca yazan Feridun Zaimoğlu’nun kahramanları için Christina Nord şu yorumda bulunuyor: ‘Yazar, göçmen yazını klişesini ortadan kaldırır, göçmenlerin altında ezildikleri sözde kültür şoku öykülerine son noktayı koyar. Zaimoğlu’nun kahramanlarının sorunu, iki kültür arasında yaşamak zorunluluğundan değil, Almanya’da karşı karşıya kaldıkları dışlanmadan, toplumun dışına itilmişlikten kaynaklanır.’

Son cümle atölyenin en can alıcı yerine noktayı koyar. Toplumun dışına itilenler tepkilerini kültür şoku nedeniyle değil, itmenin şiddeti yüzünden verirler. Kısacası eski Avrupalı bakış 21. yüzyılın başında hâlâ kendisini oryantalist şablonla sınırlamaya devam etmektedir.

İslamofobi ve Kafkaesk Ortam  2004 yılının sonbaharında Türkçemiz temalı bir faaliyetteki konuşmamda, ‘Geleceğin Kafka’ları Avrupa’da yaşayan Türklerin arasından çıkacak.’ demiştim. Bu salt moral yükseltme amacıyla sarfedilmiş söz değildir. Bire bir Kafka gibi yazmayı da kastetmiyordum. Kültür farkı nedeniyle bunu yapabilememiz mümkün değil. Giderek Kafkaeskleşen ortamın potansiyeline değinmekteydim.

11 Eylül 2001 dünyada birçok alanda yeni bir milat oluştururken bu kaçınılmaz olarak edebiyat alanına da yansıdı. İslamofobi salgını başladı. Avrupa’da Türk denince Müslüman, Müslüman denince Türk anlaşıldığı unutulmasın. Özellikle o sıralarda planlı olarak karalanan Müslümanlar buna edebiyatla da karşılık verdiler. Bu çizgide devam edecekler.

Avrupa’da yaşayan Türkiyeli göçmenlerin eserlerinde de bu konu önemli bir yer tutacak.  Avrupa’da özellikle en yeni ekonomik krizin yarattığı hoşnutsuzluk, yavaşça geri çekilen   özgürlük     denizi, otoriteryan söylemlerin daha sık duyulur hale gelmesi, kendini kısmakta olan sosyal devletlerin yarattığı huzursuzluğu göz boyayarak örtme çabalarının arasından sıyrılmaları pek kolay olmayacak. Hâkim medyada ses duyurmaları belki biraz müşkülatlı olabilir, ama dijital ortamın da yardımıyla kardelen çiçeği gibi boyunlarını uzatmayı başarabileceklerini tahmin etmekteyim.

Hollanda’da yaşayan yazar ve şairlere neler önerebilirsiniz? Yazarın görevi nedir? Yazar önündeki tuzaklardan nasıl kaçınmalı? Okurlarına nasıl sahip çıkmalı? Yayınevi ararken neleri göz önünde bulundurmalı?

Basit ve pratik önerilerim olacak. Politik fikirleri ön planda tutmayan bir edebiyat dergisi etrafında buluşmak daima verimli bir ortam yaratır. Hollanda’da Türkçe olarak çıkan dergiler bu işlevi belli ölçüde yerine getirdiler. Dijital ya da basılan Türkçe bir edebiyat dergisi çok iyi bir odak noktası olur. Motive eder. Yarışmalar, fonlar, yabancı yazar arayan yayınevileri misali genç yazarlara ihtiyacı olan enformasyonları verir. Hollanda edebiyatına dair yeni gelişmelerin de takip edilebildiği bir dergi çok hayırlı bir işlevi yerine getirir.

Yazarın bir görevi varsa, bu zamanına dürüst tanıklık etmek olmalı. Yazar olaylar manzumesi içinde gelip geçiciyle kalıcı olanı ayırt ederek kendine bir çeki düzen vermeye çalışmalıdır. Söylemesi kolay yapması zordur. Okurlara sosyal medya aracılığıyla ulaşma yöntemlerini kullanmalıdır. Zamanımızda bunu yapmak elzemdir diyebiliriz. Yayınevlerine gelince; ellerinde zamanın ruhuna dair ilginç bir malzeme olduğunu düşünenler bunu önermelidir.

Bu arada Türkiye kökenli bir yazar kendi doğal avantajının farkında olmalıdır. En yeni kuşağın anne ya da babası, çoğu kez ikisi de Avrupa ülkelerinde doğmuş durumda. Bu nedenle genç yazarların iki kültür arasında kalmışlığı hissetmek bir yana, yabancı gibi de yazmayacaklarını düşünüyorum. Bunlar doğduğu büyüdüğü kültürün ve olayların içinden geldiklerinden yerli yazarlarla çok farkları olmayacak. Fark diyebileceğimiz şey ise çok kültürlü bakış, bir kültür füzyonu donanımı olacağından bu kendileri için çok büyük bir artı olacaktır.

Hollanda’da yazar ve şair olmak zor. Okur yok denecek kadar az, Türkçe yayınevleri yok, basında ilgi bulmak son derece kısıtlı. Siz Hollanda’dan giden bir yazar olarak Türkiye’de nasıl karşılandınız?

Ben 1996 yılında Muska adlı eserimle bir anda Türkiye’de tanınan bir yazar haline geldim. 20 yıl önce. Muska Türk edebiyatında yeni bir çığır açan, bunu edebiyat kalitesiyle ilân eden bir romandı. Benim yazarlık serüvenim bu başlangıçtan yürüdü. Bir edebiyat türünün öncüsü oldum. Şimdi yeni çizgi romanlarım geliyor.

Romanlarınıza olan ilgi nedir Türkiye’de? Edebiyata sizin katkınız ne oldu? Yeni kelimeler kattınız mı Türkçeye?  Ela adlı yapay zekâ romanını bitirmek üzeresiniz. Bizlere romandan ipuçları verebilir misiniz?

Muska’dan söz ettim. Onu takip eden kitap olan Yatır bu yıl 11. Sınıfların okuma listesinde şu anda. Giriş yazısında başlıklara değindiniz. Kayıp Kedi siyasi polisiyedir. Nazarzede Kliniği postmodern zamanların Faust’udur. Zamanın ruhunu dürüstçe tutan, bütün mazlumların, haklının yanında duran yapıtlarla devam edeceğim inşallah.

Türkçeye sadece yeni kelimeler değil, Anadolu’ya has medeniyet telakkisi çerçeveli  Beşinci  Sütun, Konya Kriterleri, AKİD, 3. Kapı gibi mefhumlar da kattım. Meraklısı arama motorlarından araştırabilir.  ‘Sadık Yemni Sözlüğü’ şeklinde aranırsa tümüne ulaşılabilir.

Yapay Zekâ romanım olan Ela’ya gelince; umuyorum bu da Türk edebiyatının bir dönüm noktası eseri olacaktır. Zekânın zekâ üzerine yazması müşkülatlı bir iştir. Diğer yandan bu bir bilimkurgu eseri. Yakın gelecek projeksiyonu yapıyor.

Konusu üzerine çok kısa bilgi vereyim. Bir üniversite öğrencisi sosyal medya aracılığıyla tanışıp, o kanaldan görüşüp, deli gibi aşık olduğu Ela adlı kızın aslında bir yapay zekâ olduğunu keşfeder. Müthiş bir hayal kırıklığına uğrar, ama bu aşk boşuna değildir. Delikanlı dünya ölçeğinde çok büyük bir kumpasın göbeğine dalmak üzeredir. Küresel ölçekte akıl almaz bir felaket adım adım yaklaşıyordur. 350 sayfalık kitabın ilk 5 sayfasını anlattım. Ela bugünlerin dünyasının ve yakın geleceğin nabzını gerçekçi, eğlenceli ve merak ettirici bir biçimde tutan bir romandır.

Hollandalı yazarlardan kimler Türkiye’de okunmakta? Sizin buna katkınız oldu mu?

Bu arada tanınmış Hollandalı yazarların kitapları da Türkçeye çevrildi. Bunların sayısının şu anda 100’ü geçtiğini tahmin ediyorum. Örneğin sadece benim üç adet çevirim var. Bernleff’in Buiten is het Maandag adlı romanı 2007 yılında ‘Dışarısı Pazartesi’ başlığıyla Gri Yayınevi tarafından basıldı.  Bunu 2008 ‘de Gürcistan’ın o sıradaki Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili’nin Hollandalı eşi Sandra Roeloff’un ‘Bir İdealistin Anıları’ adlı kitabı ve 5 ünlü Hollandalı öykücüden birer öykü çevirisi takip etti. Benim de çorbada biraz tuzum var yani.

Bahar 2016

Söyleşen: ALİ SERİK

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd. Vereiste velden zijn gemarkeerd met *