Menu

Bir ilkbahar sabahı, bütün hikâyeler bu tür satırlarla başlar ya, benimki de böyle başlasın, döndüm umudun ardından koşuşturmaktan. Habire ardından ‘sana ihtiyacı olan insanlarım var’ demekten, yorulana kadar koşuşturmaktan. Senin için koştum ardından, sadece bir şey getirebildim sana; yenik bir umudun ardında bırakabileceği en güzel sözü getirdim sana ‘sabret’. Yemenilerim yıprandı ardından koşmaktan, ayak parmaklarım benden kaçıyordu artık. Haksız değiller de hani, her çakıl taşı önce onlara uğrar, sonra ardımdan sekerdi yerde. Sana başka bir şey getiremedim. Hayatında ilk defa ‘a-la-franga’ bir helâ görmüş ve kullanımını, düşünme çabası içerisinde olan bir köylümün şaşkınlığıyla geliyorum sana. Ben sana ne getirebilirim ki? Bakmaktır benim işim, içinde geçmişimde hayal meyal hatırlayabildiğim, çiğdem toplayan,  köylü çocukların sevincini görebildiğim gözlerine. Dinlemektir benim işim içinde Siyabend’in ağıdını duyduğum sözlerini. Mir´den kalan bir hatıradır sana getirebileceğim. Mem ú Zin’den sonra dünyaya gelen yeni bir MEM misali, yeni bir umut. Ben sana ne getirebilirim ki? Bazen düşünürüm mey sesini, nasıl olur da bildiğimiz bir üflemeli çalgı bu kadar derinden vurabilir insanı. Sanki bize bir hikâye anlatmaya çalışıyor. İçerisinde yeni bir umudun en güzel sözlerini dinletiyor bize sanki. Garip, hiç tahmin edemediğimiz anlarda susturuyor düşüncelerimizi ve dilimizi. Dalıyor insan, duyunca mey sesini, öyle bir derinliğe ki, o derinlikte bomboş bir araziye. Sadece bir fidan vardır o arazide, sen! Ama o kadar uzaksın ki, ‘sanki’ yakınsın. Kurutmuş seni toprak… O arazide ‘toprak’ derler çünkü umudun diğer adına. Gözyaşı yaptım umudu ve mey dinledim… Seni yaşatmaktır benim gayem. Ama o kadar yoksun ki… O kadar yanımda değilsin ki! Ben sana ne getirebilirim ki?

Umut derlerdi Avrupa’ya. Avrupa derlerdi batı Anadolu’ya. Trakya Avrupa’ydı ama Avrupa neydi, kim bilirdi ki?  O bilinçsizliğin getirdiği bir şeydir mesela sıla. Yoksa sıla diye bir şey de yoktu. Gurbetti sılayı doğuran, sılaydı gurbeti doğurtan. Umuttu ikisini bir eden… Yıkılmış bir şeydi yani, ikisini dünyaya getiren. Yıkılmış bir umudun söyleyebileceği en güzel sözleri getirebildim sana ‘sabret’. Elbet bizimde umudumuzun çarkı bize yönelecek. Kırılmayacak çünkü gün gelecek kendi ellerimizle çevireceğiz o çarkı. Umut neydi ki, var mıydı eskilerden kalma atasözlerinde? Yok. Babasını tanıyabilme heyecanıydı umut, bir çocuğun yüzündeki. Soru işaretleriydi umut veya o işaretlerin cevabı mıydı yoksa; hani babası gurbet denilen yerde umudun peşinde olan çocukların devamlı sorduğu soruların cevabı: ‘babam kim?’… Veya ‘babam nerede?’. Vardı babaları o çocukların ama yoktu işte, yanlarında değildi. Ama babalık görevlerini yerine getiriyorlardı. Çünkü umudu yoldaş edinmişlerdi. Elbette gün gelecek onlar da doyacak.

Ben sana çocukların karnını doyuramayan bir umudun en güzel sözlerini getirebildim ‘sabret’. Ben sana ne getirebilirim ki? Ben aşk ürettim yüreğimde bunca yıl, arada bir iki lokma vermişimdir birilerine ama en büyük lokmayı sana bıraktım. Ömür boyu tadını alacağın kadar. Artık senindir o üretimim, aşkı senin için yarattım ben. Bendeki aşk ikimize yeter, bendeki ömür ikimize yettiği gibi ikimizin aşkını sırtında taşıyabilir. Ama işte, bölüşebilmek için hiçbir zaman karşımıza çıkıp ‘işte yıllardır bunu bekliyordunuz alın sizin olsun’ demeyen umudun en güzel sözlerini getirebildim sadece sana ‘sabret’!  Ben sana ne getirebilirim ki? 

‘Bir ilkbahar sabahı’ dedim ya, o zaman karşında beni bulacaksın. Çünkü seni seviyorum. Ama yıkılmış bir umudun ardında bıraktığı en güzel ve son sözlerini iletiyorum sana ‘sabret’… Elbet özgürlük bir gün bizim olacak…

Leave a comment

Het e-mailadres wordt niet gepubliceerd.